11 Aralık 2008

Little Boots'tan yeni mix

Daha önce Little Boots'tan bahsetmiştim. Little Boots başarılı bir seneyi geride bırakıyor. 2009'un da kendisine uğurlu geleceği belli, nitekim BBC'nin her sene onlarca İngiliz müzik profesyonelinin yardımıyla oluşturduğu, senenin en çok konuşulacakları listesine giriş yaptı. BBC Sound of 2009'a mutlaka bakın. Konuyla ilgili santralhaber için detaylı bir haber yapacağım, yakında buralarda olur...

Little Boots yeni yıl için yeni bir mix yapmış. Yeni biten Automatic Lovers turnesinin izlerini taşıyan Automatic Lovers Mix'i buradan indirebilirsiniz. Ayrıca Annie Mac'in Radio 1'da yayınlanan programına konuk olmuş, bir de minimix kaydeymiş. Afiyet.

20 Kasım 2008

Swayzak Indigo'daydı...

7 Kasım 2008'de yaptığım ve Rolling Stone'da yayınlanan, iş yoğunluğundan buraya eklemeye fırsat bulamadığım Swayzak röportajım...

İstanbul'un en sevilen kulüplerinden Indigo'da gerçekleşen Swayzak performansı öncesinde ikiliden David Brown ile konuştuk.

1990'lı yılların sonunda dans müziği sahnesinde fırtına gibi esen Swayzak, Türk hayranları ile tekrar buluşmak için İstanbul topraklarına ayakbastı. Uçağın geç gelmesi sebebiyle pek sohbet modunda olmasa da grubun beyni David Brown performansı öncesinde sorularımızı içtenlikle cevapladı. 

Dans müziğinde belli bir dönemin öncüsüydünüz. Artık kendinizi tekrarlıyor olduğunuzu düşünüyor musunuz?
Yeni şeyler üretiyor olsak bile aynı fikirler üzerinden ürettiğimiz için kendimizi tekrar ediyor olabiliriz. Biz müziği kendimiz için yapıyoruz, satmak için ya da bir akıma uyum göstermek için değil. Bazıları müziğimizi minimal, bazıları techno bazıları ise deep olarak tanımlıyor. Biz bu tanımlamalara da takılmıyoruz. Minimalizm son yıllarda oldukça popüler bir akım haline geldi. Evet, biz de bu akımın parçasıyız, ama özel olarak minimal ürettiğimizi söylemem. 

10 seneden uzun bir süredir içinde bulunduğun dans müzik endüstrisinin geldiği noktayı nasıl buluyorsun? 
Oldukça sağlıklı buluyorum. Kulüplerde çalmayı çok seviyorum, kulüp kültürünün geldiği noktadan memnunum. Geçen sene Berlin'deki kulüplerde resmen bir patlama vardı, ama bu sene Berlin o popülerliğini yitirdi. Sektör başka şehirlere kayıyor her sene. Dans müziği nasıl bir noktaya gelirse gelsin insanlar her zaman dans etmek isteyecek ve sektör hiç ölmeyecek.

Bu aralar neler dinliyorsun?
Sürekli kulüplerde çaldığım için evimde sakin şeyler dinleyip kafa dinlendirmeyi seviyorum. Ambient, melankolik zaman zaman chill-out. Bu aralar Amerikalı William Basinski'nin işlerine kafayı takmış durumdayım, yaptığı müzik çok ilham verici mutlaka dinlemelisin. Voice of the Woods diye bir grup keşfettim yakın zamanda. Trendleri takip edip ona göre müzik dinlediğimi söyleyemem. Tabii kulüplerde çalmak için gidip plaklar almaya devam ediyorum. Ağırlıklı olarak Alman ve İngiliz techno plak şirketlerini takip ediyorum. 

Dijital müzik hakkında ne düşünüyorsun?
Avantajları ve dezavantajları var dijital müziğin. Aldığınız CD'lerin ''ının rezalet olduğu şu dönemde dijital müzik hayat kurtarıyor, ama tabii gerçekten başarılı ve iyi CD'lerin de satışını engelliyor. Bence insanlar beğendikleri sanatçıların CD'lerini/plaklarını satın alarak onlara destek olmalı, dijital müziğin en büyük dezavantajı bunu öldürmesi. Müzisyenlerin de insanların düşündüğünün aksine çok iyi para kazanmadığını da söyleyebilirim. Kişisel olarak dijital müziği tercih etmiyorum, her zaman CD ve plak dinlemekten yanayım. 

Discogs.com'a göre Silent Love en son yayınladığın single. Sırada ne var?
Discogs öyle mi diyor? Bir gün o siteye girip hakkımda başka neler diyor bakmam lazım! (Gülüyor) Yakın zamanda üç tane 12''lik yayınlayacağız, Snowboarding In Argentina albümümüzün 10. yılı şerefine. Albümdeki parçalar remaster edildi. Bizim için çok özel bu kayıtlar, elektronik müzikteki yeni trendlerle de 10 yaşında olmasına rağmen hala örtüşüyor. Yeni remix vs. beklemeyin bu single'larda. Onun dışında yeni parçalar kaydetmeye devam ediyoruz, ama yeni bir albüm için henüz tarih veremeyeceğiz. 

K7 ile çalışmaya devam edecek misiniz?
Hayır! K7'nin çalışma tarzını artık beğenmiyorum, yaptıkları işlere olan ilgimi de kaybettim. Para kazanma hırsları yüzünden kendilerinin de beğenmedikleri işleri yapma yoluna girdiler. Onlarla tekrar çalışmayacağız. 

İstanbul'da çok kez çalmaya geldin. Türk seyircisi hakkında ne düşünüyorsun? Bazıları Internet'te Türk seyircisini küçümsediğiniz yönünde yazılar yazmış, ne dersin?
Türk seyircisini seviyorum. Seyirciyi nasıl küçümseyebilirsin ki? Bence bu saçmalık. Bir kişinin böyle bir yorum yazması doğru olduğu anlamına gelmez. 2000 kişilik bir kulüpte verdiğim bir performans sonrası herkes mükemmel zaman geçirdiğini bana söylerken biri gelip performansımdan nefret ettiğini söylemişti. Herkesi mutlu edemezsin. İstanbul'da çalmayı Avrupa'daki birçok şehirde çalmakya tercih ederim!

Son olarak, DJ'lik yapmayı mı yoksa canlı performansı mı seviyorsun?
İkisini de eşit olarak sevdiğimi söyleyebilirim. Bazen canlı çalmak zor geliyor, bazen DJ set. Çaldığım mekana ve başka bir çok etkene göre değişiyor, seyirci, ortam, ruh halim gibi. Çıkıp pikap döndürmek tabii daha kolay, ama canlı performansla insanları coşturmanın beni daha çok tatmin ettiğini söyleyebilirim.

13 Kasım 2008

Phonem videoları

Bu sene Phonem'de Sonny J, Robots In Disguise, Annie ve Streetlife DJs'i izledim. Robots In Disguise mekan kurbanı oldu, ses sistemi daha önce yazdığım gibi rezalet. Nooolur Studio Live'da iyi gruplar çıkmasın diyenler kaleye mum diksin.

Hatıra olsun diye çektiğim iki video...




6 Kasım 2008

Bu cumartesi Digitalism

digitalism

Digitalism artık electro’nun yeni yetme yıldızlığından bugün, başarısı herkes tarafından kabul gören olgun bir konuma terfi etmiş durumda. 2007’nin en önemli albümlerinden Idealism’e tek bir olumsuz eleştiri bile almadıklarını bile söylemişlerdi röportajlarında. Son dönemde Jence ve İsmail ikilisi Idealism’deki parçalarının remix çalışmalarını ve Kitsuné Maison 6 toplaması için Taken Away isimli yeni bir parça yayınladı. Bu cumartesi gecesi de Digitalism’in dünya tatlısı Türk elemanı İsmail Tüfekçi, en taze Digitalism remix’lerini ve dans müziğinin en eğlenceli örneklerini Otto Santral’de döndürecek. Geçen sene, DJ setinden sonraki gün aşırı dans edenlerin ciddi bacak ağrısı çektiğine şahit olunmuştur, bilginize!

Son iki yılda yıldızı parlayan adam Sonny J

Radikal'de çıkan ilk röportajım! Sadece bana ait olmayan patlangoç başlığı değiştirme ihtiyacı hissettim :)

Son iki yılda parlayan yapan Sonny J, Phonem by Miller kapsamında İstanbul’daydı. 2008 tarihli Disastro albümü çok iyi eleştiriler alan Sonny J, gelecekle ilgili planları sorulduğunda ‘‘Disastro gibi bir albüm değil, Disastro kadar iyi bir albüm yapmak istiyorum’’ diyor.

sonny j

Fotoğraf benden.

Bir gece öncesinde sabahın ilk ışığına kadar Londra’da DJ’lik yapan Sonny J, geçen cumartesi gecesi Phonem by Miller kapsamında santralistanbul’da yeni açılan Tamirane’de sahne aldı. Performans öncesi konuştuğumuz Sonny J, uykusuzluğunu ve yorgunluğunu sahnedeki enerjisine hiç yansıtmayarak grubuyla beraber temposu yüksek bir performans sergiledi. 32 yaşındaki Sonny J’i sadece iki senedir tanıyoruz, ‘Can’t Stop Moving’ ve ‘Handsfree (If You Hold My Hand)’ hitleri ve son zamanlarda çok konuşulan 2008 çıkışlı Disastro albümüyle. Daha önce de müzikle ilgileniyor olmasına rağmen uzun seneler sevmediği işlerle uğraşırken kendisini bulmuş, sonrasında da demolarıyla EMI’ın kardeş şirketi Stateside Records’un dikkatini çekmeyi başarmış, yani şansı geç açılanlardan.

Sound’unu yarı Gnarls Barkley yarı The Avalanches olarak tanımlıyorlar, ne diyorsun?
Vay be! Eğer bir dergide bir sanatçıyla ilgili böyle bir şey okusaydım kesinlikle çok ilgimi çekerdi. Ben de o dönemde (2001) The Avalanches gibi sample’larla parçalar yapmaya çalışıyordum, ama henüz bir plak şirketiyle anlaşmam yoktu. ‘Since I Left You’ albümünde 3 bin 500 plak sample’ı kullanıldığı söyleniyor, bu inanılmaz, The Avalanches’ın en takdir ettiğim yanı bu. Ama benim o zamanki çalışmalarım şimdiki kadar iyi değildi. Kendimi son dönemde çok geliştirdiğimi söyleyebilirim. Mesela hâlâ nota okumayı bilmiyorum, bu yüzden bir şekilde piyano çalmayı öğrendim kulaktan. Gnarls Barkley için zaten diyecek bir şey yok, Danger Mouse’un sıkı bir hayranıyım.

Disastro albümü nasıl ortaya çıktı?
Albümdeki ikinci parça ‘I’m So Happy’ arkadaşlarım tarafından çok beğenildi, bu benim kendi sesimi kullanmadığım tek parçamdı ve evet mesajı almıştım! (Gülüyor) Albümde de kendi sesimi kullanmamaya karar verdim. Sample’lardan yararlandım ve bir bayan vokalistle anlaştım. İlk başta Joan As Policewoman ile görüştük ama ondan istediğim sesi alamadım. Şimdilerde pek meşhur olmuş. Sonra Myspace’den bir Fransız kız bulduk, adını unuttum (Tekrar gülüyor). Onla çok rahat çalıştık, tek seferde bütün vokalleri kaydettik.

Disastro’ya gelen yorumlardan memnun musun?
Evet evet kesinlikle. NME’yi biliyorsundur, oradaki insanlar son derece depresif ve biraz gıcıklardır, onlar bile albümüme 10 üzerinden 8 vermiş, çok şaşırdığımı belirtmeliyim. Tabii olumsuz dönüşler de almadım değil.

Sen neler dinliyorsun?
Super Furry Animals ve Beck hayranıyım. Beck’in Odelay albümü Disastro’ya çok önemli bir ilham kaynağı oldu. Beck artık kendi bile malesef bu tarz müzik yapmıyor, ama son albümünü (Modern Guilt) beğenmedim değil. Danger Mouse seviyorum, funk ve zaman zaman daha yumuşak-sakin müzikler... Eskilerden Cat Stevens ve Joni Mitchell. Ah ve şu Justice, zaten onları kim sevmiyor ki? Girl Talk da şu sample kullanma işinde oldukça başarılı. Aslında stüdyoda çok zaman geçirdiğim için çok müzik dinlememeyi tercih ediyorum, konsantrasyonum bozulduğumda Radio 4’da Muse gibi sıkıcı şeyler dinleyerek kafamı dağıtıyorum.

Senden gelecekte neler beklemeliyiz?
Yeni bir albüm tabii. Sony ile yeni bir yayım anlaşması imzaladık, daha dün. Johnny Cash için çıkacak bir remix albümü için stüdyoya gireceğim Amerika’da. Snoop Dogg da albümde yer alacakmış (Gülüyor). Bu albümün seneye çıkması planlanıyor. İkinci stüdyo albümüm için de şimdiden çalışmaya başladım. Londra’nın yakınlarındaki Whitstable’daki evimde, Londra’nın kasveti ve kalabalığından izole bir şekilde deniz kenarındaki evimde çalışıyorum. Bu sefer sample kullanmayacağım, çünkü teliflerden dolayı çok pahalıya mal oluyor. Zaten sample’lar kullanarak kendimi tekrar etmek istemiyorum, Disastro gibi bir albüm değil, Disastro kadar iyi bir albüm yapmak istiyorum. Prince’in 80’ler etkisinin çok hissedileceği bir albüm olacak diye düşünüyorum. Biraz elektronik, biraz kaliteli R&B, biraz pop, belki çok az da retro öğelere yer verebilirim. 

Bu da konserden bir kare (teşekkürler Berna!)

sonny tamiranede

5 Kasım 2008

Kitsuné Maison 6 teaser video

Daha önce bahsettiğim Kitsuné Maison 6 için bir tanıtım videosu yapmışlar...

Robots In Disguise

robots in disguise

Chris Corner eğer bir grubun elinden tuttuysa ya o gruba gerçekten güveniyordur ya da o gruptan birisi sevgilisidir ya da hep biri! Trip-hop tarihinin Massive Attack, Portishead ve Tricky gibi öncüleriyle beraber anılan Sneaker Pimps’in beyni Chris Corner aynı zamanda solo projesi IAMX ile de kendinden sözettiriydu. Elbette yazımın konusu Corner değil, müzik kariyeri bu kadar başarılı olan birisinin önemsediği Robots In Disguise'ın neden önemsenilmesi gerektiği… 

Dee Plume (vokal, gitar) ve Sue Denim’den (vokal, bas) oluşan Robots In Disguise ikilisi, 2000’lerin başında popüler olan electro clash akımını günümüze kadar devam ettirebilen sayılı gruplardan. En sevdiğim parçaları kendi adlarını taşıyan 2001 çıkışlı albümlerinden Boys, Transformer, DIY ve 2004 çıkışlı Get RID!'den Turn It Up. Son albüm We're In The Music Business ise doğruyu söylemek gerekirse beni çok sarmadı. Bu üç albümün de prodüksiyonunu Sue'nun manitası Chris Corner yaptı. 

Akşam Studio Live'da bu ikilinin Phonem By Miller kapsamında vereceği konserini izleyeceğim. Her ne kadar Studio Live'dan nefret etsem de gideceğim. Orda gittiğim en son konserin de IAMX olması ironik! Çalışanların montlarımızı kaybettikleri ve Chris Corner şapkasını hayranlarından birine kaptırıp küplere binmesi sebebiyle oldukça tatsız geçmişti benim için o konser. Robots In Disguise konserinin tatsız geçmemesini ümit ediyorum. Yorumları, fotoğrafları ve video'ları yarına...

3 Kasım 2008

Gamma Ray

Bir süredir adam gibi yazamadım. Affettirmek için yeryüzünde en sevdiğim müzisyenlerden biri olan Beck'in yeni klibi Gamma Ray'i paylaşıyorum, ki bu parça Temmuz'da yayınlanan albüm Modern Guilt'teki favorimin ta kendisi. Albüme prodüktör olarak Gnarls Barkley'den tanıdığımız Danger Mouse'un elinin değdiğini belirtmeden de geçemem!

Bu arada artık MTV, yayınladığı bütüüüün klipleri MTV Music sitesinde online izleme seçeneği sunuyor. Dahası sevdiğiniz klipleri embed ederekten paylaşabiliyorsunuz. Buyrunuz...

2 Kasım 2008

İlkler özel midir?

Dün ilk gazete röportajımı Radikal için Sonny J ile yaptım. Birkaç güne buralarda...

23 Ekim 2008

Hayal ile mini röportaj

hayal

25 yaşındaki Hayal Pozantı, Robert Kolej'i bitirdi, Sabancı Üniversitesi'nde Görsel Sanatlar ve İletişim Tasarımı eğitimini tamamladı. Beymen ve t-box için çalıştığı iki senenin ardından özgürlüğünü ilan etti, halen illüstratör ve tasarımcı olarak geniş yelpazedeki müşterileriyle freelance çalışma devam ediyor. Şimdi ise (İstanbul, New York, Stockholm ve Rotterdam'da katıldığı grup sergilerinin ardından) Beyoğlu Play'de 31 Ekim'e kadar devam edecek olan ilk kişisel sergisinin heyecanını yaşamakta. Serginin bir sonraki durağı ise New York. Bu şehrin sırrı, kar yağdıktan sonra havayı kaplayan gri renkte yatıyor. Hep yapmak istediğim şey, köprünün üzerinden yürüyerek karşıya geçebilmek. Benim İstanbulum, küçüklüğümde hatırladığım haliyle kalacak hep aklımda. Rüyamda David Bowie ile Boğaz'a nazır bir balkonda sohbet ediyorduk. İki gece önce.

Fotoğraf: Aylin Güngör

16 Ekim 2008

Haftasonu

DJ Food

DJ Food Akbank Caz Festivali kapsamında en lezzetli plaklarını sizlere sunmaya geliyor! Enstrümantal hip hop, nu-jazz, drum'n'bass ve chill out'un Londra merkezli en önemli plak şirketlerinden Ninja Tune'un yıldızlarından DJ Food projesi, 1990’lı yılların başında DJ'ler için leziz parçaları sunuyor. Jazz Breaks serileri, A Recipe For Disaster, Refried Food, Kaleidoscope derken türünün önemli örneklerine imza atan DJ Food yeni albümünü (öğününü) yakın zamanda servis etmeye hazırlanıyor. Ninja Tune hayranlarının kaçırmaması gereken bir performans.

Murat Beşer

Senelerdir belirli bir kitlenin favori mekanıdır Peyote. Bu kitlenin bir kısmı terası sever, arada orta kattaki konserlere gider. Diğerlerinin ise vazgeçemediği kat bütün havasızlığına, sıkış pıkışlığına, itiş kakışına, dans edilebilecek alan olmamasına rağmen alt kattır! Bazı insanlar için şeytan tüyü var derler ya, Peyote'nin alt katında da öyle farklı bir şey var senelerdir tanımlayamadığım. Bu Cumartesi ise her hafta sonu demirbaş Cüneyt yerine, Türkiye'nin en önemli müzik yazarlarından Murat Beşer farklı bir hava estirmek için DJ kabininde bulunacak. 70'lerin disco ve funk’ını onun elinden, Peyotemizde, ellerimizde tombul şişeli biralarımızla dinleyeceğiz.

Lecool'da yayınlandı.

Ayrıca Cumartesi The Hall'da geçtiğimiz sezon süper bir performans sergilemiş olan Jazzy B tekrar pikapların başında olacak, oldschool sevenlere duyurulur. Ottosantral'deki Armand Van Helden de cabası.

Haftaya da Parov Stelar'ın grubuyla canlı performansı var. Dadından yenmez ve tabii kaçmaz!

15 Ekim 2008

Yeni Rakı reklam filmi

11 Ekim 2008

Amanda Palmer'ı kim öldürdü?

Photobucket

Hoppili hoppili nereye kadar? Biraz da depresif müzikler dinleyelim. Mesela The Dresden Dolls'dan tanıdığımız Amanda Palmer'ın Eylül ayında yayınladığı yeni albümü Who Killed Amanda Palmer'a kulak verelim. Amanda Palmer'ın görünüşü bana biraz korkunç gelse de sesine ve müziğine hayranım. Albümün hikayesi de şöyle: Bir gün Ben Folds'dan bir fan maili gelir. E-maili gönderenin gerçek Ben Folds olduğunu öğrendiklerinde de yazışmaya başlamışlar ve Yes, Virginia turnesinin Avustralya ayağında da Amanda ile Ben tanışmışlar. Amanda da demiş ben solo piyano albümümü yayınlamayı düşünüyorum, Ben de demiş Nashville'deki stüdyomda beraber yapalım, albümün prodüktörlüğünü de üstlenmiş. Albümün web sitesinde kayıt sürecine ait onlarca fotoğraf var, hatta Amanda'nın barda yorgunluktan sızmış bir fotoğrafı bile var. Sonuç? Tek kelimeyle dört dörtlük bir albüm. Açılış parçasıyla sizi yakalıyor, son parçaya kadar sürüklüyor. Benim favorim Astronaut. Ama en acayip parça şüphesiz Oasis. Albümün tek neşeli tempoya sahip parçasında Amanda bir partiye gittiğini, alkolü su gibi içtiğini sonra tecavüze uğradığını, test yaptırmaya gittiğini, oradaki hemşirelerin kendisine iyi davrandığını, testin pozitif çıktığını, kürtaj yaptırdığını falan anlatıyor. 

Bu arada The Dresden Dolls ile ilgili açıklamada bulunmuş Amanda Myspace'inde. Grup işinin ve karşılıklı iletişimin çok zor olduğunu, bu sebeple de Brian Viglione ile birbirlerini delirttikleri ve hatta aylarca konuşmadıklarını yazmış. Grubun kesinlikle dağılmadığı, sadece biraz kafa dinlemeleri gerektiğini belirtmiş. Yani gelecekte The Dresden Dolls yeni bir şaheser ile karşımıza çıkabilir. 

Depresif müzik demişken, John & Jehn'in The Debut Album'ünü de deneyebilirsiniz. The Donkeys'in Blood Hill ve Interpol'ün Poineer of the Falls parçalarını da (hala dinlemediyseniz) tavsiye ederim.

10 Ekim 2008

Hayal'in Odası

Bugün çok sevdiğim arkadaşım Hayal Pozantı'nın ilk kişisel sergisi açılıyor...

hayal


Öykü'nün bu sergiyle ilgili Le Cool'un 100. sayısında yazdığı yazısı:
Günümüz görsel sanatlarını işgal eden gereksiz organizmalara cif etkisiyle gelen başarılı şahsiyet Hayal Pozantı, geçmişten günümüze hayata geçirdiği eserlerini Play Studio’da sergileyecek bizlerde mest olacağız. Şimdiye dek yaptığı say say bitmez illüstrasyonlar arasında T-box, Bant Dergisi, Beymen, Radyo Eksen, Nike ve daha birçok mainstream markaya yeni bir bakış açısı getiren çalışmalarıyla diğer rakiplerinden sıyrılan, gerçekten farklı tarzıyla bas bas bağıran güzide bir sanatçı o. Çizimleriyle birlikte doğurduğu, onların bir uzantısı olan fotoğraf çalışmaları ve moda tasarımlarıyla da sürekli ‘ben burdayım!’ diyor. Tepkisiz kalmayınız, gidiniz, geziniz, görünüz, gördürünüz efendim.
Ben akşam açılışta olacağım, siz de gelseniz ya da sonra sergiyi ziyaret etseniz fena olmaz mıydı?

9 Ekim 2008

11 senenin ardından gelen albüm

Purelectronicmag.com'da yayınlandı.

Metro Area grubuyla tanınan Morgan Geist, 1997'de yayınladığı The Driving Memoirs'in ardından ikinci solo albümüyle dans pistlerine geri döndü.


morgan geist

Detroit sound'unun İngiliz yorumuna hayran olan, bu müzikten aldığı ilhamla sektöre 1994 yılında giriş yapan New Jersey çıkışlı Morgan Geist, Double Night Time’ı yayınlamadan önce müziğe küsme noktasına gelmiş. Sebebi ise müzik piyasasının gidişatından memnun olmaması. “15 yaşındayken internet olsaydı ve orada parçalarımı yayınlayabilseydim bu durum beni aşırı derece heyecanlandırırdı. Plak şirketi yönetmeye başlayıncaya kadar (Environ) kayıtlarımın satılıp satılmaması açıkçası umrumda değildi, ama insan 35 yaşına gelince hayatını geçindirmeye önem veriyor. Artık albüm yayınlanmadan üç ay önce insanların iltifatlarda bulunması beni sektörden soğutuyor!”

Peki bu kadar pesimizmin ardından Double Night Time nasıl su yüzüne çıkabildi? Bunun cevabını da veriyor Geist: “Sadece 1997’de yayınlamış olduğum bir albümle ölmek istemedim!” Her ne kadar bu süreçte yaşadığı motivasyon sorunlarından albüm kaydetmemek için binbir sebep bulsa ve yaratıcılığının yerlerde süründüğünü hissetse de bu albümü bitirebilmiş, iddialı da.

Morgan şu ana kadar ürettiği kayıtlarda ilk defa bu albümde vokal kullanmış, imdadına Junior Boys’dan Jeremy Greenspan dingin sesiyle yetişmiş. Her ne kadar parçaların hepsini kendisi yazmış olsa da (City of Smoke and Flame hariç, onu da beraber yazmışlar) albüm buram buram Junior Boys kokuyor. Hatta bana deseler ki bu Junior Boys’un yeni albümü, vallahi inanırdım! Tabii bu Morgan ile Jeremy’nin aynı tarzlara olan ilgisinden kaynaklanıyor: electro pop, electro disco, synthpop ve techno pop. Bu ikili bir araya gelince de bu tarzların güzel bir örneği ortaya çıkmış.

Double Night Time’da basit, sakin, sıcak synth’lerin kullanıldığı, keyifli electro pop parçaları yer alıyor. Albüm Greenspan’ın beyaz soul yorumu ve Geist’in kaygan kompozisyon yapısıyla, Geist’in Metro Area’dan sonraki en başarılı çalışması olarak değerlendiriliyor. Albümde yer alan en iyi parçalardan Detroit’le de aynı isimle yayınlanan EP’de Carl Craig imzalı iki de remix bulunuyor. Double Night Time’la ilgili daha fazla yorum yapmak da artık size kalmış.

Sanatçıyla ilgili bir haber daha kendisinin artık daha fazla DJ’lik yapmak istemiyor oluşu. DJ’liği çok sıkıcı ve yapay bulurken, canlı performanslar sergilemeyi tercih ettiğini belirtiyor. Albümü kapsamında da performanslarına başlamış durumda, video paylaşım sitelerinde son görüntüleri izleyebilirsiniz!

Kim demiş köpekler iyi müzik yapamaz diye?

Purelectronicmag.com'da yayınlandı.

Robot (Daft Punk
) veya çizgi roman kahramanı (Kavinsky) elektronik müzik icracılarına çoktan alıştık. Bir de bunların electro-techno’cu köpüş versiyonu var. Rex The Dog işi abartıp röportajlarında soruları havlayarak cevaplıyor!

rex the dog

Rex The Dog Kompakt’la anlaşmak için sözleşmeye patiyi bastıktan sonra bir kaç sene sahibinin kimliği gizlendi. Bazıları onun Alman br electro/techno prodüktörü olduğunu iddia etti, bazıları ise süper zeki mutant bir köpek olduğunu. En sonunda bu kişinin 90’ların başında JX adı altında kayıtlar yayınlayan İngiliz prodüktör Jake Williams olduğu ortaya çıktı. Jake Williams’ın patileriyle erişemediği tuşlara basarak Rex’e yardım ettiği de iddialar arasında!

Rex’in artık kim olduğu bilinse de hala kimliğini neden gizlediğine dair resmi bir açıklama yok. Jake kibarca bu soruları cevapsız bırakıyor. Bu sırrın arkasında Jake’in konuşmaktansa müziğini konuşturmak istemesinin yattığı tahmin ediliyor. Bu kulağa klişe gelse de, Rex karakterinin ciciliği ve Jake’in marjinal duruşu bunu göz ardı etmemi sağlıyor.

BBC Radio 1 programcısı Annie Mac ile yaptığı röportajda evet için bir, hayır için iki kere havlayarak cevap veren Rex için Jake, evet hayırla cevaplanamayan soruları Rex adına konuşarak cevaplıyor, “O” ya da “biz” öznelerini kullanarak. Annie Mac’in programında ayrıca Rex’in minimix’i de yayınlandı.

70’lerin synth’lerine olan merakıyla tanınan Jake, JX ismiyle yayınladığı kayıtlarla (misal 93 yılının kulüp marşı Son of a Gun), henüz 16 yaşındayken adından söz ettirmişti. Planet Perfecto, Mekka ve Trouser Enthusiasts gibi gruplara dahil olmuş, kalitesiz olduğunu düşündüğü türden mainstream müzikle uğraşmış olmanın utancıyla kendine Rex kimliğini yaratarak müzikal kariyerinde temiz (ama biraz tüy döken) bir sayfa açmış.

2000 yılından beri bilimum remix’ler (Depeche Mode'dan Photographic, The Knife'dan Marble House, Mylo'dan Drop The Pressure, Client'dan Radio, The Prodigy'den Girls, Soulwax'ten E Talking, Röyksopp'tan Beautiful Day Without You) ve 7-12 inçlikler yayınlayan Rex The Dog, biraz geç de olsa bir albüm yayınlama kararı aldı. 1 Eylül 2008 itibariyle de sadece kendi kayıtlarını yayınlamak için kurduğu Hundehaus Records etiketiyle debut uzun çalarını satışa sundu. I Can See you; Can You See Me? isimli single’ı ise albüm öncesinde piyasaya sürüldü, video klibi yayınlandı. Single Oliver Huntemann, Drop The Lime gibi isimlerin remix’lerini de içerdi.

Rex The Dog’un albümünün çıkması neden bu kadar zaman aldı, o da merak konusu. Rex The Dog Show, Rex The Dog’un iki - dört sene önce yayınlanan 12 inçlik kayıtların A ve B side’larında yer alan Frequency, Prototype, Maximize, I Look into Mid-Air’in kırpılmış versiyonlarından, iki eski remix’inden (The Knife’ın Heartbeats’i ve The Sound’un Tony The Beat’i) ve tabii bir kaç yeni parçadan oluşuyor.

Yeni parçalardan Itchy Scratchy’ye vokallerde Ping Pong Bitches'in parmağı dokunmuş. Diğer yeni parçalar sırasıyla Gecko, Bubblicious, Heartsong, Circulate ve Italian Skyline. Bunlar Rex The Dog’un eski parçalarına aşina olanları pek şaşırtmıyor, ama kendini tekrarladığını da düşündürtmüyor.

Rex The Dog albüm kaydı sırasında ağırlıklı olarak (ben çok anlamsamda) Korg 700S ve CASIO CZ230-S’den yararlanmış. Albüm electro’dan, tech house’dan ve electro pop’tan nasibini almış. Ortaya son derece eğlenceli, yüksek tempolu, kulüp ortamına uygun, evde de baştan sona dinlenebilecek kalitede bir eser çıkmış. Rex The Dog Show, benim için senenin en iyi elektronik müzik albümleri biri.

Bu arada Jake’in canlı performanslarına da kendi çizdiği, Rex’in günlük aktivitelerinin gösterildiği animasyonlar eşlik ediyor. En kısa zamanda Rex’in ülkemiz topraklarına pati basması temennisiyle, finito.

8 Ekim 2008

Kitsuné'den yeni toplama

maison 6

Favori plak şirketlerimden Kitsuné Music, 6. Maison toplamasını yayınlıyor. 27 Ekim'de resmi olarak yayınlanacak olan Kitsuné Maison Compilation 6 şimdiden internete düştü. Albümün sound'u daha önceki Maison toplamalar göre haliyle daha taze, daha melodik, az biraz daha agresif ve melankolik. Parçalar:

01 - Lo-Fi-Fnk - Want U
02 - La Roux - Quicksand
03 - Pnau - With You forever
04 - You Love Her Coz She's Dead - Superheroes
05 - Ted & Francis - I Wish I Was A Polar Bear (Arctic Urgency Edit)
06 - Digitalism - Taken Away (Instrumental)
07 - AutoKratz - Stay The Same (Edit)
08 - Beni - My Love Sees You
09 - Fischerspooner - Danse en France (D.I.M. Remix)
10 - Etienne De Crecy et Monsieur Jo - Hanukkah
11 - Streetlife DJs - We Love The Disco Sound (Radio Edit)
12 - A-Trak - Say Whoa
13 - We Have Band - Hear It In the Cans (DIY Version)
14 - Heartsrevolution - Ultraviolence
15 - Grovesnor - Drive Your Car (Hot Chip Remix)
16 - David E. Sugar - Although You May Laugh
17 - Appaloosa - The Day We Fell In Love
18 - Piste Presque Fantome - Piste Presque Fantome
19 - The Shoes - L:et's Go

Lo-Fi-Fnk, Pnau, Ted & Francis, (zaten hastası olduğum) Digitalism, A-Trak'in parçalarını çok sevdim, favorim ise bu albümle keşfettiğim New York çıkışlı ikili Heartsrevolution. Parçası Ultraviolence Crystal Castles'ı çok andırıyor, zaten Heartsrevolution'ın Crystal Castles ile beraber bir plak yayınlamışlığı var. Ben ve Lo'dan oluşan Heartsrevolution, Swithblade isimli albümü 21 Ekim'de yayınlanacak, albümün adını veren Swithblade'in Lariots remix'i ise burada

Kitsuné'den daha neler neler çıkmış, eski toplamalarda hangi parçalar varmış, eksiklerim nelermiş diyenler Discogs'dan yararlanabilir.

Babylon'a farklı bir bakış

Photobucket

Mükemmel! (Daha büyüğü için resmin üstüne tık!)

7 Ekim 2008

Little Boots

little boots

İlk olarak Alçak Basınç playlist'inde gördüğüm, ciciliğiyle ve blog'undaki samimiyetiyle dikkatimi çeken İngiliz Little Boots (Victoria Hesketh) kendi mixtape'ini sevenleriyle paylaşıyor. Bazı prodüksiyonlarını beraber yaptığı Hot Chip'le sıkı fıkılığını Myspace'inden de gördüğümüz Little Boots'un mixtape'inde Hot Chip'ten bir parçaya yer vermeyi ihmal etmemiş. Bayram tatilimde bol bol keyifle dinledim. Kendisinin tükenmekte olan plağı Meddle'ın Designer Drugs remix'ini de burdan edinebilirsiniz.

Little Boots'un Dead Disco'nun eski solisti olduğunu öğrenince sempatim daha da arttı. The Treatment ve Automatic'i (orjinal & remix) az dinlememiştim. Dead Disco ile yollarını ayıran kızımız yayınladığı bir kaç plak ardından albüm çalışmalarına da başlamış, yakın zamanda haberini alabiliriz.

Annie, Robyn, Ladyhawke ve Lykke Li gibi isimlerle karşılaştırılan Little Boots için NME,"bu kızda hepsini sollama potansiyeli var" diye iddialı bir yorum yapmış. Bu potansiyeli ne kadar kullanacak göreceğiz (Ayça Şen'in söylemiyle "görecük!").

Le Cool İstanbul Sunar: Le Party!

le party

Le Cool'umuzun 100. sayısı şerefine eğlenmeye mutlaka bekleriz.

14 Eylül 2008

Babylon açılıyooor!

Babylon yeni sezonunu bu çarşamba Babylon Jukebox partisiyle kutluyor...

Babylon davetiye
Kulüp sezonunun açılıyor olması demek, her haftasonu mutlaka gidilecek/tepinilecek etkinlikler olması demek! Yazılacak daha çok yazı demek. Daha çok fotoğraf, daha çok video demek! 

Babylon, normalde davetlilere özel yaptığı sezon açılış partisini bu sefer herkesin katılımına açmış. Tecrübeyle sabittir, bu partiler her zaman eğlencelidir! Biletinizi almak ve yeni sezonun programına göz getirmek için tık!

11 Eylül 2008

Nick Curly

Le Cool'da yayınlandı.

Bitmesini hiiiç istemediğimiz yazın mayışıklığı yerini yavaş yavaş sonbahara ve kıpırtılara bırakıyor, bir nevi yaz uykusundan uyanıyoruz! Kapanan kulüpler de sezonlarını ufaktan açmaya başlıyor. İçlerinden Magnet yazın sevdiğimiz kulüp ortamını özlemememiz için kapılarını açmıştı. Şimdi ise Nick Curly'nin DJ seti eşliğinde yeni sezona sağlam bir giriş yapıyor. Henüz 15 yaşındayken ilk resident DJ’lik görevini yapmaya başlayan Curly, Frankfurt’un kült kulübü Cocoon başta olmak üzere Almanya’da verdiği performanslarla tanınıyor. DJ Sneak, Frankie Knuckles, Air, RAJO, Dennis Ferrer, Fred Everything, Villalobos ve Luciano gibi isimlerden aldığı ilhamla çağdaş house, tech-house ve minimal elementlerini ustaca bir araya getiriyor. O da yetmiyor kendi plak şirketleri 8Bit Records ve Cécille Records adlı iki plak şirketini kuruyor. Nick Curly cumartesi gecesi Magnet’te.

13 Ağustos 2008

En cool haftasonu

Le Cool'da yayınlandı.

Streetwaves

SakinStreetwaves bir exchange festivali. İstanbul 2010 ekibi Avrupa Kültür Başkenti (AKB) olmasına 2 seneden az kalmışken diğer AKB'lerle ortak çalışmaları sürüyor. 2008 AKB'si Liverpool'un Streetwaves festivaline Türkiye'den Galatasaray Lisesi'nden Karavan grubu katılırken, burada da Caddebostan sahilinde Karavan'ın yanı sıra İngiliz gruplar The New Haze, Apsen Grove, Beaker Folk of the Bronze Age sahne alacak. Kapanış performanslarını ise Hayat isimli leziz albümleriyle dikkatleri üzerinde toplayan Sakin ve Mor ve Ötesi yapacak. Yanlız konserin 18:00'da başlayıp 23:30'da biteceğinizi belirtiz, geç kalmayınız. Migros'tan biralarınızı alıp çimlere kurulup konserin keyfini çıkartınız!


Ada'da Gevende

Bu cumartesi gecesi saat tam 21:00'de Kabataş'tan bir tekne kalkacak, ama bu teknen yolcularının çevredekilerden çok farklı bir amacı olacak. Şarkılar türküler derken Büyük Ada Prenses Koyu'na demir atılacak, sahnede Gevende, mindelerin üzerinde bizler, mangalda pişen köftenin kokusu, ellerde bira, DJ kabininde DJ at Work ve Harun İzer, Playstation, denizin ferahlığı derken sabahın dördüne kadar arkadaşlarla kakara kikiri ve dönüş vakti. Yanaşan iki tekneyle isteyen Kabataş'a isteyen Bostancı'ya, evin yolu tutula!


Lounge 102 The Birthday

Üzülerek bildiriyoruz ki festival sezonu kapanıyor. Kıppır kıpır bir haftasonunu bize yaşayan Global Gathering'in ardından, Chill Out sonrasında gelen yoğun talebe dayanamayan Lounge 102 yazın son festivalini takdim ederek doğumgününü dinleyicileriyle kutluyor. Boğaz'daki muhteşem konumuyla Sepetçiler Kasrı'nda manzaraya karşı Sebastien Tellier'in insanın ruhuna dokunan parçalarını ya da Nouvelle Vogue'ın bossa nova tarzında yorumladığı new wave'in en iyi örneklerini, keyifli bir pazar gününde dinlediğinizi hayal edin. İtiraf edin bu hayır diyemeyeceğiniz bir teklif. Figli Di Madre Ignota ve Dzihan & Kamien'in de performans sergileyeceği bugünde müzik 16:00'da başlayacak. İyi ki doğdun Lounge 102!

6 Ağustos 2008

Björk live @ Kuruçeşme Arena İstanbul








5 Ağustos 2008

Tadı damağımızda kalan Björk

Medyakronik.com'da yayınlandı.

Kuruçeşme Arena’da Björk’ün estirdiği fırtına kısa sürdü, ama tek kusur kısa sürmesiydi.



Björk’ü bana ilk dinleten kişi babamdı. Küçükken beni Pink Floyd’lar Supertramp’ler dinleterek büyütmüştü, 1997 çıkışlı Björk albümü Homogenic’i de elime o tutuşturmuştu. Homogenic ve Madonna’nın 1998 çıkışlı albümü Raf of Light hayatımın en önemli albümlerindendir. Björk dendi mi aklıma ilk Homogenic gelir. O kadar çok severim ki o albümü, diğer albümlerini de çok beğenmeme rağmen onun kadar dinlememişimdir.

Lenny Kravitz konserinden dört gün sonra Kuruçeşme Arena’ya tekrar ayak bastığımda karşılaştığım manzaraya şaşırdım. Çünkü konserin başlamasına neredeyse bir saat kalmıştı ve alandaki “kalabalık” tek tek sayılabilecek kadardı. Arkadaşımla beraber 300 YTL’lik biletle girilebilen sahne önünün hemen arkasına, sahneyi görebileceğimiz en uygun noktaya kurulduk ve konserin başlamasını bekledik. Arena, konser başlayana kadar doldu dolmasına ama Lenny Kravitz’deki kalabalık yoktu, hatta dolmayan sahne önünü doldurabilmek için arkadaki şanslı seyircilerin girmesine izin verdiler. Biz de onlardan biri olduk, en öndeki muhteşem yerimizi kaptık. (Kolonların hemen önündeki bu yerin tek kusuru, bas sesleri titreyen ciğerlerimizde hissetmek olacaktı.)

Konser beklenen saatten on dakika sonra başladı. Björk’ün on kişilik bandosu (Wonderbrass) tek sıra halinde sahneye çıktı, arkalarından hoplayıp zıplayarak Björk geldi, ağzında son albümü Volta’nın giriş parçası Earth Intruders’ın sözleriyle. Kırmızı ve lameli ilginç elbisesi, parlak taytı, çıplak minik ayakları, minik boyuyla ve dev sesiyle karşımızda duruyordu. Kimseye benzemiyordu, yine orjinaldi. Sahneyi süsleyen bayraklar mor ve kırmızı ışıklarla renklendiriliyordu. İlk parçada sahneden yükselen alevler tüylerimizi ürpertti. Seyirciyle iletişime girmekten kaçınan Björk sevilen parçalarını ardı ardına seslendirdi. Parçaları da albüm versiyonlarından daha farklı bir şekilde yorumladı; bazılarını da sadece üflemeli enstrümanlar kullanan on kişilik bandosu eşliğinde seslendirdi.

Sırasıyla Hunter, Pagan Poetry, Desired Constellation, The Pleasure Is All Mine, Joga, Overtrue, Immature, Army Of Me, Triumph Of Heart, Five Years, Cover Me, Wanderlust ve Hyperballad’ı seslendirdi. Bir parçasında ellerinden beyaz iplikler saçtı, sürekli dans etti, elleriyle parçaların ritimlerine eşlik etti, ponpon benzeri ipe bağlı aksesuarını salladı ve Pluto ile sahneden ayrıldı. Performans konserden çok bir ayini andırıyordu, biz Björk’e tapan hayranları, o da ayin yöneticisiydi. Zaman zaman kendinden geçtiğini hissettik Björk’ün. Ve elbette kendimizin de!

Bise, Anchor Song ile başlayan Björk kapınışı son albümünden Declare Independence ile yaptı, parçaya başlamadan önce söyleyeceği son parça olduğu haberini de verdi. İzlandalı, turnesinin daha önceki ayaklarında bu parçayı Çin’deyken Tibet’in bağımsız olmasına, Tokyo’da ise Kosova’nın bağımsızlığına ithaf etmesiyle tartışmalara yol açmıştı. (Bu olaylar sonrasında Björk’ün Sırbistan’daki Exit Festival performansı iptal edildi, Çin’de Björk’ün web sitesine ereşim yasağı koyuldu). İstanbul’da ise politik mesajlar verme gereği duymadı sanatçı. Sahnenin arkasından yansıyan, aynalarla sahnede zikzaklar oluşturup gökyüzüne dağılan yeşil lazerler, üstümüze uzun bir süre yağan konfetiler, müziğin doruğa ulaşan temposu, güçlü baslar ile mükemmel bir kapanışla sahneden indi.



Sadece 1,5 saat süren konserin tadı damağımızda kalmış, Björk’e, ekibine, parçalarına, zıplamalarına, transa geçmesine doyamamıştık. Ayin bu kadar kısa sürmemeliydi. Daha Bachelorette, All Is Full Of Love dinlemeliydik. Belki seyircinin durgunluğundan, belki dikkatini dağıtan fotoğraf makinelerinden rahatsız olmuştu (İtiraf ediyorum, en önden bolca fotoğraf ve video çektim). Her ne kadar kısa sürse de, izlediğim en iyi beş konser arasında yerini aldı.

Björk’ü bir kez daha dünya gözüyle görebilmek dileğiyle. (Bu arada Volta Tour iki konser sonra bitiyor. 7 Ağustos’ta Portekiz’de, 15 Ağustos’ta son konserlerini verecek olan Björk, The Dull Flame of Desire adlı parçasının single’ını eylül sonu yayınlamaya hazırlanıyor. Parçada Anthony Hegarty vokaliyle sanatçıya eşlik ediyor.)

31 Temmuz 2008

Kollarımıza uçan Lenny Kravitz

Medyakronik.com'da yayınlandı.

Lenny Kravitz’in uçma özlemini, şarkı sözlerinden biliyorduk*. Dün akşam bu uçuşu hayranlarının üzerine yaptı!



* I wanna fly away

Yer Kuruçeşme Arena. Saat 21:00. Sahnenin en önlerinde rahat görebileceğimiz bir yer bulduk, dünyanın en iyi rock vokalistlerinden biri olarak gösterilen Lenny Kravitz’i heyecanla bekliyoruz. Kravitz’in parçalarını sevmeme rağmen kendisinden pek hoşlanmadığımı belirtmek isterim. Kendi aramızda insanlara “artiz” derken referans alabileceğimiz, kelimenin tam anlamıyla artist olan Lenny Kravitz’in boyundan büyük egosundan pek hoşlanmıyordum. Hatta 21:00’da başlaması gereken konsere 22:00’de başlamasına da gıcık oldum! Hürriyet’te İstanbul konseri öncesinde yapılan bir röportajda ise kafamdakinden çok farklı bir sanatçı profili çiziyordu, son derece mütevazıydı. Egoist olsun veya olmasın, seyirciyle iletişiminin çok iyi olduğunu bu konserle anladım.

Lenny Kravitz, ilk albümünden Bring It On isimli biraz sıkıcı bir parçayla başladı performansına. Çok havalı bir giriş yapmak için kasmadı. Siyah pantalonu, içinde beyaz bluz, içinde bir yelek ve üstünde siyah bir ceketle, kısalttığı saçlarıyla binlerce kişinin karşısına çıktı. İlk parça bitince buraya ilk defa geldiğini, çok mutlu olduğunu, konsere trafikten dolayı geç kaldığını söyleyerek samimi bir özür dileyerek kendini affettirdi. Always On the Run, Once You Dig In, son albümden pek sevmediğim başka bir parça daha, ardından en güzel aşk parçalarından It Ain’t Over ‘Til It’s Over’ı muhteşem grubuyla seslendirdi. Dancin’ Till Dawn’u yaklaşık 10 dakika boyunca çaldı ve sonlara doğru Another Brick In The Wall ve Billie Jean nakaratlarını da söyleyerek seyirciyi mest etti. Sıradaki parça Be’de ise trompet ve saksafon soloları konserin İstanbul Caz Festivali kapsamında olduğunu bize hatırlattı. Her parçasını 10 dakika çalmaya devam eden Kravitz, Stillness of Heart’ta seyirciye uzun uzun sözlere eşlik ettirdi. Son albümünün en iyi parçalarından I’ll Be Waiting’de ise sadece piyanosuyla solo çalmaya başlayan sanatçıya, sonlara doğru grubu tekrar katıldı.

Bu romantik parçadan sonra konser tekrar hareketlenmeye başladı, biz de zaten bunu bekliyorduk. Muhteşem bir girişle American Woman başlarken seyirci zevkten dört köşeydi, sonrasında ise parçayı uzatmadan hızla Fly Away başladı. Klibi 1998 yılında yayınlanmaya başladığında ortaokulda Fly Away ile Lenny Kravitz’i ilk kez dinlemiş, kendisini pek sevmemiş, ama parçasına hayran olmuştum. İlk işim gidip CD’sini almak olmuştu, dolayısıyla parçanın benim için önemi büyüktü ve konserin başından beri o anı bekliyordum. O an geldiğinde konserdeki en mutlu insanlardan biri bendim. Herkes gibi avazım çıktığı kadar bağırarak şarkıya eşlik ettim, parçanın bir kısmını da video’ya kaydettim. Fly Away sonrasında dünya barışı mesajları veren Kravitz, (bu mesajlardan sonra geleceğine emin olduğumuz) Let Love Rule’u çalmaya başladı. Sololarla beraber her parçayı 10 dakika çaldıysa bu parçası 20-25 dakika uzattı, ama iyi de etti!

Hızını alamayan sanatçı en önde hayranlarının önünden geçip onlara elini uzattı, herkes dijital kameraları ve cep telefonlarıyla bu anı ölümsüzleştirme peşindeydi. Sonrasında ise daha da abartarak sanatçı seyircinin arasında girdi, hayranları onu havaya kaldırdı, bir kısmı onu elleyebildi, ona ulaşmaya çalışan hayranları kalabalığı dalgalandırırken sahneye geri döndü. Teşekkür ederek sahneden ayrıldı.

Açıkçası bu haraketi beni çok şaşırttı. Bir dünya starının seyircilerin arasına atlaması, elden ele dolaşması! Hiçbir sanatçı bu kadar samimi olmamıştı (ya da bazı şeyleri fazla kaçırmamıştı). Böyle bir konser bis olmadan bitemezdi ve turnesindeki diğer ayaklarının sonunda yaptığı gibi Are You Gonna Go My Way ile unutulmaz bu konseri gece yarısında bitirdi.

Kylie Minogue’a verdiğim para içime oturduktan sonra Lenny Kravitz konseri için verdiğim paraya helal olsun, iyi ki gelmişiz diyerek Kuruçeşme Arena’dan, pazar günü Björk konserinde tekrar görüşmek üzere ayrıldım.

Lenny Kravitz live @ Kuruçeşme Arena

Süper konserden çekebildiğim 3 video...






Disco'yu yeniden keşfeden renk adamı

Purelectronicmag.com'da yayınlandı.

Calvin Harris


Myspace’in müzik piyasasına ve mp3 arşivlerimize kazandırdığı yegane isimlerden biri Calvin Harris. 1984 yılında İskoçya’nın komik isimli küçük kasabası Dumfries’da doğan ve büyüyen, dağınık saçlı, yaramaz çocuk suratlı bu genç ‘I Created Disco’ isimli debut albümüyle geçtiğimiz yaz çıktı karşımıza.

‘I Created Disco’nun kaydı sırasında sadece son derece eski bir Amiga bilgisayar kullanmış Harris, bir de ses prosesörü. Ortaya çıkanları ise Pitchfork Cinderella hikayesi olarak niteliyor, çünkü kasabasından Londra’ya iş bulmak için gelen, başarısız olan ve nitekim geri dönen gencimiz; Myspace sayesinde majör bir plak şirketiyle anlaşma yapar, İngiltere Top 10 listelerine girer ve hatta sonrasında Kylie Minogue’un albümü için onunla beraber parçalar kaydeder!

Albüm son derece basit, ama kesinlikle eğlenceli, dans edilesi parçalardan oluşuyor. Parça boyunca tekrar eden sözler (‘Merrymaking at My Place’deki ‘my house’ gibi ya da ‘This Is the Industry’ örneği), basit bass groove’lar, synth’ler ve programlanmış bateri vuruşları sürekli devam ediyor. Bazı müzik eleştirmenleri bu basitliği “yüzeysel” bulsalar da halt etmişler. Calvin Harris albümden çıkan, eğlenceli bir klibi de olan son single ‘Merrymaking at My Place’de evine çağırdığı bir sürü insanla yaptığı partiyi anlatırken (ve tabii evin altı üstüne geliyor), ‘Colours’da kızlara onları beğenmesi için siyah beyaz yerine neon renklerde (‘Neon Rocks!’) giyinmelerini gerektiğini belirtiyor. Renkli giyinmeyen hatunlardan rahatsız olduğunu söylüyor, çünkü dünyada muhteşem renkler var diyor. Hangi çeşit kızları beğendiğini anlattığı ‘Girls’ parçasının klibinde ise farklı renkli kıyafetler ve peruklar takan hatunlar ise renk merakına gönderme niteliğini taşıyor. Calvin Harris disco’yu yaratamasa bile yeniden keşfediyor. 80’lerin esintilerini geleceğin disco sound’uyla birleştirerek mp3 player’larımıza, radyolarımıza ve gittiğimiz kulüplere getiriyor.

Albümü tanıtmak için bir de turneye çıkan Calvin Harris, Faithless ve Groove Armada’yla beraber İngiltere’de performans sergiledi. Canlı performanslarında vokalleri üstlenen sanatçı, sesinin aslında çok iyi olmadığını ama performans sırasında kaplan derisinden yapılma bir şapka giydiğini söylüyor! Şaka bir yana canlı performans grubu sahnede gerçekten enerjik, zaten kendisi pek yerinde durmuyor.

Calvin’in başarısını keşfedenler arasında başta söylediğim gibi Kylie Minogue da oldu. Calvin, Minogue’un ‘X’ albümündeki 'In My Arms' ve 'Heart Beat Rock'ı yazdı ve prodüktörlüğünü üstlendi. Sanatçının parmağı ayrıca porselen bebek Sohpie Ellis-Bextor’un Eylül 2008’de yayınlanacak dördüncü stüdyo albümüne de değdi. Sonuçları ise merak konusu.

Calvin son olarak İngiliz rapper Dizzie Rascal’ın parçası ‘Dance Wiv Me’ye yaptığı katkıyla gündeme geldi. Albümde yer almayan ve sadece dijital olarak yayınlanan ‘Dance Wiv Me’, Dizzie Rascal’ın Grime MC tarzından, Calvin Harris’in dans ettirme etkisinden ve Chrome’un R&B dokunuşundan yaratılmış. Klibinde ise bir barda oturan Dizzie Rascal ve Chrome’un çevresinde Amerikan R&B sanatçılarının kliplerinden aşina olduğumuz açık seçik giyinmiş dans eden erotik kızlar dans eder, barmen rolündeki Calvin Harris de barın arkasından vokaliyle kendilerine eşlik eder.

Calvin Harris ikinci albümünün kayıtlarının bulunduğu laptop’unu havaalanında kaybetme tehlikesiyle karşılaşmış, ama sonra laptop’un bulunduğunu ve kendine teslim edileceğini açıklamış. Sanatçının yeni albümünü ve FG 93.7’nin düzenlediği Global Gathering Festival Istanbul’dak performansını heyecanla bekliyoruz. Performans öncesi Calvin Harris hakkında çok bir fikri olmayanlara Calvinharris.tv adresini kurcalamalarını ödev olarak veriyorum. Sözlünüz 9 Ağustos’ta!

23 Temmuz 2008

Global elektronik müzik randevusuna hazır mısın?

Medyakronik.com'da yayınlandı.

Uluslararası elektronik müzik festivali Global Gathering ikinci kez İstanbul’da!

Calvin Harris

En sevdiğiniz DJ’leri ve grupları; gün boyunca denizin, güneşin ve kumsalın tadını çıkarttığınız, teninizin yanmaktan hala sıcak olduğu bir günde, denizin yanındaki dev bir sahnede izlemek kulağa nasıl geliyor? Üstelik isterseniz gece de plajda arkadaşlarınızla ve/veya sevgilinizle kamp yaparak. Mükemmel diyen müzikseverleri duyar gibiyim.

Bu sene Rock’n Coke, Radarlive gibi festivallerin iptaliyle oluşan açığı kapatan tek isim FG 93.7, Parkorman’da düzenlenen Electronica Festival’ın tadı henüz damağımızdayken yeni organizasyonuyla karşımıza çıkıyor. 40’dan fazla sanatçı performansı, kamp imkanı, deniz, plaj ve birçok aktivite Global Gathering Istanbul 2008’de bir araya geliyor. Geçtiğimiz sene Gümüşdere Kumluk Mevii, Kilyos’taki Burç Beach’te düzenlenen festival bu sene Burç Beach’in bir yanına, Seanergy Beach’e taşınıyor. Festival katılımcıları gündüz kapı açılışı saatinden akşama kadar house, techno ve trance tarzlarının en önemli DJ’leri eşliğinde festivalin keyfini çıkartabilecekler. Sadece 1000 adet satılacak kombine+kamp biletini sahiplerinin Pazar günü akşama kadar Seanergy Beach’te konaklayabileceklerini, sıradışı bir haftasonu tatili yapabileceklerini de belirtelim.

Calvin Harris ile rengarenk bir festival!

Festivali festival yapan en önemli unsur elbette sanatçılar! Festivalin headliner’ı canlı performans sergileyecek olan Calvin Harris. Calvin Harris’le ilgili söylenebilecek çok şey var. Mesela Kylie Minogue’un son albümündeki iki hiti ‘Heartbeat Rock’ ve ‘In My Arms’ parçalarının yaratıcısı olduğu ya da albümü ‘I Created Disco’ ile gerçekten disco’yu yeniden yarattığı ve birbirinden eğlenceli, dans etmeye teşvik edici disco parçaları ürettiği. Sanatçıya dair en sevdiğim özellik ise (benim gibi) ‘renkleri’ sevmesi. Resmi web sitesi Calvinharris.tv’ye girenler, kliplerini izleyenler ya da son albümündeki ‘Colours’ parçasının sözlerini bilenlerin (“Nasıl giyindiğin ve ne giydiğin benim için önemli değil, ama mutlaka üstünde renkler olsun!”) anlayacağı gibi Harris renkleri çok seviyor ve rengarenkliğini 1980’lerden esinlenmiş parçalarına da yansıtıyor. İlk albümü olan ‘I Created Disco’ yayınlandığında sanatçının Faithless ve Groove Armada gibi dans müziğinin ‘baba’larıyla turneye çıktığını da not düşelim. Festivale gidecek olanlar önceden mutlaka ‘I Created Disco’yu dinlesinler ve konserde Harris’e eşlik etsinler!

DJ’lerin bazı parçalarını çok iyi bilirsiniz ama kime ait olduğunu bilmezsiniz ya, Global Gathering’de setini çalacak olan Eric Prydz de benim için ve muhtemelen çoğumuz için aynı durumda. Bunu da DJ’in en popüler parçası olan ‘Call On Me’yi Beatport.com’da dinlediğimde anladım. 2004 yılında ‘Call On Me’ ile İngiltere ve Almanya gibi ülkelerin single listelerinde haftalarca bir numarada kalan İsveçli DJ ve prodüktör Eric Prydz, Pink Floyd’un ‘Another Brick In The Wall’ yorumu ‘Proper Education’ ile de tanınıyor. Meğer bütün parçalarını biliyor, sadece Eric Prydz’a ait olduğunu bilmiyormuşum! House, techno ve electro elementlerini barındıracak son derece eğlenceli bir set dinlemeye hazır olun.

Sağlam isimler

Senelerin eskitemediği efsanevi DJ’i Sasha da Global Gathering Istanbul’un önemli konuklarından. Benim gibi pek progressive/trance sevmeyenlerin bile saygıyla dinlenmesi gerektiği Sasha, 80’ler ve 90’lar boyunca elektronik müziğin popülerleşmesine ve gelişmesine katkıda bulundu. John Digweed ile ortaklığıyla da zamanında gündemde olmuştu.

Hakkında bir şeyler karalamak istediğim son isim de geçtiğimiz senelerde ülkemizde de son derece popülerleşen, Grammy ödüllü elektronik müzik ikilisi DeepDish’in beyni Dubfire. Ali ‘Dubfire’ Shirazinia, solo setlerinde DeepDish’in karakterini oluşturan muhtelif groove’larını, enerjisini bize daha sert bir şekilde yansıtacak.

Bu sağlam isimlerin yanı sıra Above&Beyond, Axwell, geçen yazın en hit parçasının sahibi Samim, Umek, Sanver Van Doorn, Markuz Schulz, Nic Fanciulli ve Valera Eston performans sergileyecek diğer popüler isimler. FG 93.7’nin DJ kadrosu da cabası.

8-9 Ağustos 2008 tarihindeki Festival’e katılmak isteyen müzikseverler biletlerini Biletix’ten temin edebilirler.

Festivalci gençliğin haftasonu günlüğü!

Medyakronik.com'da yayınlandı.

Electronica Festival ve Massive Attack konseri aynı haftasonuna denk gelirse...


Nihayet cuma akşamı olmuştu. Biletler günler öncesinden alınmıştı, hazırda bekleniyordu. Üç günü Parkorman’da geçirecek gençler cuma ve cumartesi Electronica Festival’daki performanslarda kendinden geçecek, Massive Attack konserinde de “İşte konser dediğin budur” diyecekti.

Cuma günü festival alanına giriş yaptığım sırada Kruder & Dorfmeister (K&D) sahnedeydi. Programda 1,5 saat olarak görünen olan performanslarını son dakikada üç saat olarak değiştirmeye karar veren karizmatik Viyanalı ikilinin sahnesi adeta bir plaj partisini andırıyordu. Yaz gecelerinin dokunuşlarının hissedildiği “house” müzik tatlı tatlı eserken, grubun hayranları kadınlar da sahneye çıkmış gruba danslarıyla eşlik ediyordu. Saat henüz 22:00’ye gelirken, Parkorman oldukça kalabalıktı ve insanlar havaya girmişti bile.

K&D sonrasında festivalin en önemli isimlerinden Fransız efsane Etienne De Crecy sahne alacaktı. (Etienne De Crecy, elektronik müziğin fenomeni Daft Punk’tan sonra bu alanın en iyi ismi kabul ediliyor.) En büyük korkum - Kylie Minogue konserinde de olduğu gibi - “limited production” denen, görsel şovun büyük konsere göre daha küçük sahnede, kısıtlandığı şekilde gerçekleşmesiydi. Ancak Etienne De Crecy hayranlarını üzmedi. Sanatçı, dokuza bölünmüş, küp şeklindeki bir konstrüksiyonun ortasında çaldı. Canlı performans boyunca küplerin diğer yüzlerinde sürekli akan ışıklar müzikle muhteşem bir uyum içerisindeydi. Trentemøller’den sonraki festivalin en iyi performansını sergiledi.

Etienne De Crecy ile, ana sahnedeki performanslar sona erdi. müziğin sabaha kadar devam edeceği dans çadırına taşındı kalabalık. Ülkemizde de çok sayıda hayranı bulunan dünyaca ünlü Fransız DJ David Guetta’nın performansını izlemek için gelenlerin sayısı, çadıra girişi oldukça zorlaştırdı; itişe kakışa içeri girildi. Guetta, adına yakışır bir şekilde kalabalığa son derece enerjik capcanlı dakikalar yaşattı. İki gün boyunca dans çadırının en kalabalık anları Guetta ile yaşanmasına rağmen havalandırma probleminden bitmesini beklemeden çadırdan ayrılanlar oldu.

Ardından muhteşem bir girişle Felix Da Housecat’in DJ seti başladı. The Prodigy’nin ‘Smack By Bitch Up’ı gibi eski dans klasiklerine setinde yer veren Housecat dans pistini altüst etti. Dans çadırı sabahın ilk ışıklarına kadar onun ritimleriyle zıpladı. Ama o saatten sonra bile hızını alamayıp, Beyoğlu’ndaki kulüp Magnet’teki “after party”ye devam edenler vardı.

Cumartesi günü ise benim için en önemli iki isim Trentemøller ve Tiga’ydı. Son dönemin en gözde minimal müzik icracısı Trentemøller’ın internette dönen ‘live’ videoları bile onun performansı için yeterince heyecan yaratıyordu. Belçikalı, sahneye kalabalık bir ekiple çıktı. Her fırsatta DJ olmadığını belirten ve canlı performansın büyüleyiciliğini vurgulayan dahi prodüktör haklı olduğunu, seyirciye festivalin en iyi performansını sergileyerek kanıtladı. Elektronik müziği daha keyifli ve etkileyici kılan görsel öğeleri bu performansında da başarıyla kullandı.

Ülkesi Kanada’dan tüm dünyaya ulaşan Tiga ise çıkardığı ürettiği birbirinden eğlenceli dans kayıtlarıyla Türkiye’de uzun bir süredir bekleniyordu. 2005’te Rock’n Coke Festivali’nde sahne alacaktı ancak bu program son dakika iptal olmuştu. Bu gecikme beklentimizi perçinlemişti. Üzülerek söylüyorum ki, Tiga bu beklentiyi karşılamaktan çok uzak bir performans sergiledi.

Albümlerindeki parçaları birebir çalmasını beklemiyorduk elbet, çünkü DJ set ile canlı performans farklı şeylerdir. Ancak kendi icra ettiği tarzın (electro, synth pop, acid disco) dışında parçalar çaldı. Kulüp ortamında aynı parçaları çalacak olsa farklı düşünürdüm, ama insanlar elektronik müzik festivaline deliler gibi eğlenmeye geliyor. Tiga’nın bir 80’ler cover’ı “Sunglasses At Night”ı, bir “Hot In Herre”ı ya da buna yakın parçaları bekledi kulaklarımız…

Tiga’nın birkaç sene önce Hollanda’da çaldığı bir seti var elimde. Bu seti dinleyen elektronik müzik severler, onun teknik zekasını ve popüler parçalardan oluşturduğu “mash up”ları hatırlayacaktır. Ancak Parkorman performansının Tiga pırıltısından nasiplendiğini söylemek mümkün değildi. Çadırın, performans sona ermeden büyük oranda boşaldığını görmek hayal kırıklığı konusunda yalnız olmadığımı gösteriyordu.

Pazar günü ise büyük gündü. Daha önce ülkemizi üç kere ziyaret etmiş olan Massive Attack’ı yine Parkorman’da 2004 yılında izlemiş ve büyülenmiştim. Dev led ekranlarda akan görseller ve politik mesajlar ders niteliğindeydi. Beklentim yine yüksekti ve ama bu kez fazlasıyla karşılandı. (Özellikle Kylie Minogue gibi bir ismin aynı mekândaki konserinin yarattığı hayal kırıklığından sonra!) Kalabalık ekibiyle, dört ayrı vokalle, rengarenk büyüleyici görsellerle, Türkçe olarak verdikleri politik mesajlarla, üç kere yaşanan ses kesintisini son derece profesyonelce toparlamasıyla, samimiyeti ve muhteşem parçalarıyla Massive Attack, dördüncü kez Parkorman’ı ağzına kadar dolduran binlerce İstanbullu müzikseveri kendisine hayran bıraktı. Ezbere bildiğimiz parçaları “Inertia Creeps”, “Safe From Harm”, “Angel”, “Teardrop”, “Unfinised Sympathy” eşliğinde ekranlarda geçen demokrasi ve bağımsızlıkla ilgili alıntılar: “Haklarını çiğnediğim herkesten daha aşağıdayım” (Horace Greeley)… Popüler kültürün Türkiye günlüğünden alıntılar: “Hande Yener”, “derin dekolte”, “selülit mi ışık oyunu mu?”, “dünya starlarını taklit ederek star olunmaz”…Massive Attack performansın ne demek olduğunu bize tekrar hatırlattı. Organizatör Echoes Productions’ın konser boyunca üç kez yaşanan ses kesintisini gruba nasıl açıkladığını ise merak ettik doğrusu.

22 Temmuz 2008

Massive Attack @ Parkorman

Massive Attack görüntüleri...



Electronica Festival Istanbul 2008 @ Parkorman

Electronica Festival görüntüleri...








27 Haziran 2008

Electro’nun karizmatik prensi: Tiga

Purelectronicmag.com'da yayınlandı

Nihayet beklenen gerçek oluyor: Daha önce 2 kere ülkemize gelecek olup da bir türlü gelmeyi başaramayan, electro’nun en hareketli ve cool ismi Tiga’ya FG 93.7’nin organize ettiği Electronica Festival sayesinde kavuşuyoruz! Peki Tiga bizi ne yaptı da bizi bu kadar heyecanlandırıyor, bu satırlarda sizinle paylaşıyoruz.


34 yaşındaki Kanadalı DJ/prodüktör Tiga James Sontag, daha 16 yaşındayken memleketi Montreal’de düzenlediği sıradışı rave partileriyle gelecekteki başarılarının sinyallerini veriyordu. DJ olan babasının yolundan giden Tiga, bir grup arkadaşıyla bir araya gelip son derece sıkıcı bulduğu Montreal kulüp sahnesine cevap niteliğinde düzenlediği, kendinin de plak döndürdüğü acid house partileriyle yeni dinamikler kazandırdı. Bu yenilikler arasında konuk DJ’ler, sokak cambazları eşliğinde son derece dikkat çekici etkinlik tanıtımları, rengarenk canlı fyler’lar, multi-DJ set’ler bulunuyor. Bunlar çok da sıradan şeyler değil diye düşünenler olabilir, ama senenin 1990 olduğunu hatırlatırız!

Tiga ayrıca 1993’e kadar dünya çapında ses getiren kulüp Sona’nın oluşumuna da katkıda bulunmuş, önemli etkinliklerin gerçekleşmesine ön ayak oldu. Kendisi için çok önemli olduğunu söylediği, Sona’da gerçekleştirdiği bir proje de haftasonları evsizlere (!) düzgün dans etmeyi öğreten kurstu. 20’li yaşlarında işi daha da ilerleten Tiga, sadece techno ağırlıklı kayıtlarının satıldığı ilk elektronik müzik butiklerinden DNA Records’u kurdu.

1998 geldiğinde ise Tiga sadece kendi çılgın kayıtlarını yayınlamak için beraber Turbo Recordings’i kurdu, ama bir de baktı ki kendisiyle çalışmaya hevesli başka sanatçılar ortaya çıkmış! Müziklerini ve iş yeteneklerini masaya oturtan Tiga ve Mark Dillon, Turbo’yu global bir elektronik müzik şirketi haline getirmeye karar verdi. Sadece iki sene içersinde şirket Kanada ve Amerika electronica piyasasında öncü konuma geldi. Bünyesinde barındırdığı Tiga, Lafleche, John Aquaviva, Jesper Dahlback, Dune, Alexi Delano, Fred Everything gibi isimler ve çok daha fazlası ile Turbo’nun Kanada’nın en hızlı büyüyen bağımsız plak şirketi.

2000’li yıllara kadar başkalarının müzikleriyle ilgilenen, remix ve mix albüm çalışmaları yapan Tiga, bir gece Miss Kittin & The Hacker’ın Eurythmics “Sweet Dreams” yorumunu çaldığında aklına Finlandiyalı arkadaşı DJ Jori Hulkkonen ile beraber cover yapmak geldi. Stüdyoya giren ikili, Prince'in "When Doves Cry"ı ve U2'nun "New Years Day”ini cover’ladı; ancak sonuç onları pek de tatmin etmedi. Sonrasında 80’lere damgasını vurmuş Corey Hart’ın “Sunglasses at Night” üzerine çalıştılar ve Tiga & Zyntherius adıyla yayınlamaya karar verdiler. Cover, 2001’in en başarılı hit’leri arasına girmekle kalmadı, Tiga’nın American Gigolo ve Mixed Emotions gibi iki tane başarılı mix albüm yayınlamasına vesile oldu.

Röportajlar, remix çalışmaları ve turne derken sene sonuna kadar meşgul olan Tiga, 2002’de meşhur !K7 DJ Kicks serisine kendi kaydını yaptı. DJ Kicks geleneklerine uyarak albüm için bir kaydettiği “Man Hrdina” isimli parça da single olarak !K7 tarafından yayınlandı. Süpriz bir hit olan, klibiyle de son derece dikkat çeken ve MTV’de sürekli dönen diğer bir parça da Nelly’nin “Hot In Herre” cover’ı oldu. Klipte kullanılan kuklalarında Tiga’nın abisi tarafından yapıldığı da ek bir bilgi.

Tiga yaptığı remix’lerle de oldukça ses getirdi. Tomas Andersson'ın "Washing Up"ı, Scissor Sisters'ın Pink Floyd cover’ı olan "Comfortably Numb"ı ve Felix da Housecat'in "Madame Hollywood"u öne çıkarken, remix çalışmaları yaptığı diğer isimler arasında Martini Bros., Alpinestars, Linda Lamb, Crossover, FC Kahuna, Cabaret Voltaire, Telepopmusik, Fischerspooner, FPU, The Devils (Nick Rhodes) ve Danni Minogue sayılabilir.

2006’da yayınlanan Sexor isimli ilk solo albümü Tiga’nın başarısını tesciller nitelikteydi. Soulwax’i oluşturan yakın arkadaşları Steph ve David Dewaele’in de katkılarıyla kaydedilen Sexor; “3 Weeks” ve “You Gonna Want Me” gibi kulüp marşlarından oluşuyor.

Kendi plak şirketi Turbo’yu yönetmeye devam eden Tiga, H&M’in Fashion Against AIDS kampanyasına destek olarak My Name Is Tiga podcast’lerini yayınlıyor ve merakla beklenen ikinci albümünün hazırlıklarını yapıyor.

Tiga, 5. Electronica Festival kapsamında 12 Temmuz 2008 Cumartesi gecesi akıllara zarar bir performans sergileyecek. Performans sırasında kimsenin yerinde durabileceğine gerçekten inanmıyoruz!

22 Haziran 2008

Róisín Murphy live @ santralistanbul

Róisín'i en önden izlerken, insanların bana çarpmasını mümkün olduğunca engelleyerek ve haliyle kamerayı titreterek çekmeye çalıştığım videolar...







20 Haziran 2008

Róisín Murphy

Le Cool'da yayınlandı.

“Do you like my tight sweater?” Eski sevgilisi ve grup arkadaşı Mark Brydon’ı tam 14 sene önce bir partide yönelttiği bu cümleyle tavlayan Róisín Murphy, dinleyicisini de müziğine yansıttığı enerjisiyle ve karizmasıyla tavlıyor. Moloko’yla yaptığı uluslararası başarı elde eden dört albümün ardından (en önemli hitleri “Sing It Back”in 110 toplamada yer aldığını belirtmeden geçemeyeceğim), yoluna tek başına devam etmesinin doğru bir hareket olduğunun en büyük kanıtı son albümü Owerpowered. Let Me Know ve You Know Me Better gibi hitlerle kaliteli pop müziğin zor bulunduğu şu günlerde farkını ortaya koyan Róisín; muhteşem performansı, rengarenk kıyafetleri ve en önemlisi birbirinden eğlenceli parçalarıyla asla unutamayacağınız bir gece yaşatacak.

Viral

17 Nisan 2008

DJ Mehdi

Le Cool'da yayınlandı.

Electro ve hip hop’ın kesiştiği noktada DJ Mehdi'yle kesişiyor yolumuz. Paris banliyölerinde doğup büyüyen, Tunus kökenli Fransız zencisi DJ Mehdi, Fransa’nın underground hip hop sahnesinin en önemli prodüktörlerinden biri olmasının yanı sıra; Daft Punk, Cassius, MC Solaar, Futura 2000 ve Asian Dub Foundation gibi isimlerin de electro sound’larını hip hop ile birleştirme gibi iddialı bir başarının mimarı. Ed Banger’dan yayınladığı son albümü Lucky Boy ile solo kariyerinin en büyük çıkışını yapan DJ Mehdi; “Lucky Boy”, “I Am Somebody” “Hot-o-Momo” gibi parçaları ile electroseverlerin kalbinde taht kurdu. Hafta sonunun tartışmasız en eğlenceli, en heyecanlandıran etkinliğinin ev sahibi Mehdi, Babylon’un DJ kabininde olacak. Fikri bile iç kıpırdatıcı!

Balkanlar’ın sesi dünyayı sardı

Medyakronik.com'da yayınlandı

Balkan müziği Türkiye’de ve dünyada da ilgi neden artışta?

Müzik yazarı Murat Beşer’in de dediği gibi, Madonna Gogol Bordello’ya beraber sahneye çıkmayı teklif ettiğinde bir bildiği vardı! Bu isteği her ne kadar şaşırtıcı görünse de (Madonna gibi bir dünya starı ve Çingene punk grubu?!) Madonna aslında Balkan müziğinin yükselişini öngörüyordu.

ShantelArdından işini bilen ana akım müzik yapımcıları son dönemin en başarılı dans müziği merkezinin Balkanlar olduğunu keşfetti. Şimdilerde ise dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Balkan müzikleri 80’lerin müzikleri kadar rağbet görüyor. Taraf De Haidouks, Shantel, Koçani Orkestar, Kultur Shock, Gogol Bordello gibi başı çeken ve popülerleşen isimlerin yanısıra Oi Va Voi, Balkan Beat Box, Eugene Hütz gibi isimler de kısa zamanda parlayacağa benziyor.

Konuyla ilgili önemli bir nokta da Balkan müziğinin artık gelenekselliğinden kaymış olması. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Surveys of World Music dersi veren Tuna Pase, kapitalist sebeplerden dolayı dünya müziğinin ana akımlaşmasıyla beraber pop ve rock gibi türlerin de Balkan müziğinden nasibini aldığını söylüyor. Ortaya “çingene punk” gibi yeni müzik tarzları çıkıyor. Gogol Bordello ve Kultur Shock bu tarzın en bilinen isimleri. Shantel ise bu müziği pop kılıfına sokarak kitlelere sunma konusunda en başarılı müzisyenlerden.

Dünyada esen bu fırtına Türkiye’de yer yer kasırgalara sebep olabiliyor, nitekim yakın kültürlerin insanlarıyız ve Balkanlar bize yabancı değil! Gazeteci Barış Akpolat’ın da dediği gibi Boşnak Goran Bregoviç yakın zamana kadar bizim starlarımızdan biri gibiydi. Onun açtığı yol ve ana akım müziğin ilgisiyle beraber Türkiye’de daha çok müzisyen tanındı, tanınmaya devam ediyor. Kalan Müzik için derlemeler yapan müzisyen Muammer Ketencoğlu’nun da bu konudaki etkisi yadsınamaz.

tarafBahsettiğimiz bu isimlerin çoğu Türkiye’yi birden fazla sefer ziyaret etti. Geçen ay üçüncü kez İstanbul’da konser veren Taraf De Haidouks (Haydutlar Çetesi), seyircilere son derece keyifli dakikalar yaşattı. Grup elemanları konserin sonlarına doğru seyircilerin arasına inip şapkayla para toplayarak, dünya çapında tanınmalarına rağmen Çingene geleneğine bağlı olduklarını tekrar hatırlattılar.

Türklere yabancı olmayan bu tavır seyirciler tarafından da olumlu karşılandı. Bu arada Gogol Bordello, Kultur Shock konserleri ve Shantel’in partilerinin de (her ay gelmelerine rağmen) tükenen biletler listesinde sıralandığını hatırlatalım.

Bu müzisyen ve grupların konserleri bu kadar rağbet görürken Beyoğlu’nun popüler mekânlarında da düzenli olarak Balkan müziği partileri yapılıyor. Ghetto’da Shaman partileri, Studio Live’da Jazzbaz isimli Türk grubunun sahne aldığı, Roxy’nin Russion Disco partileri ve Babylon’un Shantel DJ seti eşliğindeki partileri hiç boş geçmiyor.

Shaman World Music Productions’ın kurucularından Oğuz Kolaşın, dünya müziği partileri arasında en kalabalık geçenlerin Shaman Balkanski olduğunun altını çiziyor. Bu partilerin en dikkat çeken özelliği genelde kulüp müdavimlerinin alışık olduğu techno loop’larının olmayışı. Bir de elde votka/bira ile dans edenlerin yerini rakı kadehleriyle göbek atan kalabalığın alması.

Tuna Pase, Türkiye’de son zamanlarda Balkan müziğine artan ilgiyi müziğin yapısına da bağlıyor. Trakya ve civarındaki müzikle neredeyse birebir aynı form ve tınıda olmasından dolayı Türk dinleyicisinin kulağının, Balkan müziğine alışkın olduğunu söylüyor. Pase, insanların özellikle eğlenmek için melodik ve ritimsel olarak tanıdık bir müziğe ilgi duymalarının çok doğal olduğunun altını çizerken, aslen “Balkan Çingene müziği” olarak adlandırılan bu türün, üzüntüyle bile dalga geçen tavrından dolayı Türk insanının arabesk tavrına çok yakın olduğunu da hatırlatıyor.

fanfare2005’te kapılarını kapatan ve şimdi tekrar açmaya hazırlanan Shaman Club’ın da sahibi olan Oğuz Kolaşın, mekânın varolduğu dönemde dünya müziği severler arasında popüler olduğunu söylüyor. Shaman, geçen sene yapılan dört ayaklı konserler serisi Shaman World Music Days’de Taraf De Haidouks’u getirmişti ve biletler günler öncesinden tükenmişti. Bu sebeple Shaman, Taraf De Haidouks’u bu yıl daha büyük bir mekâna getirme kararı aldı. Bu kararın yerinde olduğu da konserin başarısıyla görüldü.

Kolaşın, Balkanlar’dan göç almış bir şehir olduğu için İstanbul’da bu müziği sevenlerin çok fazla olduğunu, etkinliklerine katılan kitlede bunu gözlemlediklerini belirtiyor. 2 Mayıs’ta ise Fanfare Ciocarlia konseriyle Balkanlar’ın en iyi bilinen gruplarından birini daha İstanbullu müzikseverlerle buluşturmayı hedefliyor.